Cemil Meriç-Deha (Sanat)

Diderot’un delişmen bir kahramanı, ne lüzum var dâhiye der, dünyanın başına dert açan hep o. Deha

tabiatın en tehlikeli armağanı.

Düşüncenin bütün “cenin-i sâkıt’larını kudurtan bu tehlikeli armağan nedir acaba?

Deha, Genie’nin tercümesi. Genie, bulutların arkasından gülümseyen tayf. Alnında kâh yıldızlardan

bir taç, kâh dikenden. Görülür, fakat anlatılmaz. On sekizinci asrın sonlarına kadar yerine oturmamış bir

kelime. La Harpe* isteyenin dilediği mânâda kullandığı bu içi boş kelimeden hiç hoşlanmaz. Ama Genie,

o yavuz belâgatçının yıldırımlarına rağmen yaşar ve yaygınlaşır. Zaferleriyle sarhoş bir neslin bayrağı

olur. Cihanşümûllüğünün sırrı, müphemiyetindedir. Bütün gönülleri fetheder, bütün dudaklarda dolaşır.

Genç Hugo, münzevi bir dinleyici olduğunu söyler… “Esrarlı bir ses yükselir içimden, dışımdan

esrarlı bir ses gelir. Kimin sesi bu, ne söyler bilmem.” Şairin duyduğu bu ses ilhamın sesidir; ilhamın,

yani dehanın.

Bu cezbe Lamartine’in de yabancısı değildir: “Mucizelerini terennüm edeyim diye, ikinci bir ses

verdin bana Tanrım. Duyduğumuz seslerden daha saf, rüzgârlardan, dalgalardan, ormanlardan daha

heybetli. İsrail nebilerinin soluğu bu. Ölümlü dünyanın hay-u huyunu musikiye kalbeden deruni ses.”

Başka bir şiirde dehayı şöyle anlatır şair: “Vecit, o muzaffer kartal, ruhuma saldırdığı zaman, alevden

kanatlarının sesi, mukaddes bir korkuyla ürpertir beni.”

İlham perisi, Musset’yi de sık sık ziyaret eder. Yan putperest, yan Hıristiyan bir bakire bu.

Homeros’tan çok Ossian’ın* kızı. Kendini şaire sunan bir sevgili, şairi koruyan bir Tanrıça değil.

Sanat bir görevdir Hugo için, mukaddes bir görev. Sanatçı bir nevi rahiptir. Yeryüzünde ruhanî bir

reis, bir ‘sacerdos magnus’ var: deha. Bu ilahî güç zaman zaman bir insanda tecelli eder. “Shakespeare”

yazarı için ilham, meçhul bir varlığın esrarlı fısıltısı değildir, artık. Dâhinin tabiat-üstü yardımcıları yok.

Tek yardımcısı: beyni. Sokrates’in Demon’u, Musa’nın yanan çalısı, Numa’nın perisi… birer remiz.

Yunancada dâhi ile şairin kökleri bir, ikisi de yaratıcı demek. Deha ilahî bir cezbedir, Eflatun’a

göre. Kant için, “sanata kaideler sunan bir meleke.” Hegel “Gerçek sanat ne öğrenilir, ne aktarılır”, diyor.

Kabiliyet ile dehayı şöyle ayırıyor Schopenhauer: kabiliyet, belli bir hedefe başkalarından daha ustaca ok

atmak; deha, oklarını, başkalarının bakışlarıyla dahi ulaşamayacağı bir hedefe saplamak. Taine, dehayı

girift bir varlık olarak vasıflandırıyor. Önce sanatçının mizacı, üslubu, yapıcılığı, sonra çevre. Tabiat,

insiyak, deha, mizaç, sinir sistemi, beyin veya kan… Bu esrarlı varlığa ne ad verirseniz verin, her büyük

eserin ilk kaynağı o. Sabırmış, emekmiş, çevreymiş, hiçbir şey o cevherin yerini tutamaz.

Şairlerle filozoflardan sonra, bir filozof-şair, Guyau’yu* dinleyelim: “Sanat ve şiirde deha,

alabildiğine geniş ve derin bir sevgi, bir içtimaîleşme gücüdür. Veludiyete yönelen bir aşk bu, bütün

gerçek aşklar gibi; yeni bir dünya, yeni bir canlılar dünyası yaratmadan rahat etmez. Dâhi bütün varlıkları

anlamak için, bütün varlıkları sevmelidir. İlimde bile, hakikati bulmanın ilk şartı, kendini bir düşünceye

bağlamak, bir meseleye vermek. Sevmeden olur mu bu? Dâhi başkasının içine giren, başkasını veya

başkalarını duyan, yaşayan, yani yaratan adam.” Deha bazen bütün melekelerin harikulade güçlü,

harikulade ahenkli bir gelişmesidir, bazen bir tek melekenin alabildiğine derinleşmesi, büyümesi, bazen

de oldukça gelişmiş melekeler arasında tam bir ahenk. Çevre ile izah edemeyiz dehayı; çevrenin eseri

olmaktan çok yaratıcısıdır deha. Darwin’in “mes’ut tesadüfü.

Seneca “Her dâhi bir parça delidir” diyordu. Guyau da “Perili ruhlar var” diyor, eski konaklar gibi.

Bazı hekimlere göre bir sanrıdır deha, bazılarına göre bir nevroz. Max Nordau,* Beethoven’den

Tolstoy’a, Verlaine’den Rimbaud’ya kadar geçen asrın bütün büyük şöhretlerini tereddi ile damgalar.

Bu cüceler asrı, ne dehaya inanıyor, ne fazilete. “Deha bir sümük meselesidir” Leon Paul Fargue’a

göre, “sanat bir virgül meselesi”; Aragon için, “dâhi’nin özelliği, öldükten yirmi yıl sonra salaklara

düşünceler ilham etmesidir.”

Dâhi münzevi bir yıldız; anasız doğan çocuk, anasız doğan ve zürriyetsiz ölen. Zirveden zirveye

akseden şarkı.

Kaynak:Cemil Meriç-Bütün Eserleri-2……………Sayfa:227.

Leave a reply